• Hayata Dokunan Eğitim
  • Osman Selvi
  • 2.01.2017
  • HAYATA DOKUNAN EĞİTİM, HAYATA DOKUNAN DİN
    Osman Selvi
    Eğitim’in tarifi yapılırken “bireyde istendik davranışlar oluşmasını sağlayan şey” tabiri kullanılır. “Biz bireyden ne istemeliyiz?” sorusu da herhalde eğitim anlayışımızı ve hedeflerimizi belirleyen bir şey olmalıdır. Eğitim bireyi veya toplumu nereye kadar şekillendirebilir? Ya da bireyi şekillendirebilir mi? Tüm bu sorularla ilgili geçmişte derin tartışmaların yapıldığını görürüz. Kimileri aslında bireyi şekillendiremeyeceğimizi, kötülüğün eğitimle kalkmayacağını ifade etmektedir. Mantıken çok doğru bir çıkarım olmasa da bu kadar eğitime yatırım yapıldığı bir dünyada, herhalde eğitimin bir işe yaramadığını iddia etmek doğru olmamalıdır diye düşünüyorum. Eğitimli birey ile eğitimsiz bireyler arasında istatistiklerle ifade edilmese de gözle görülen bir takım farklılıkların olması da bir gerçektir. Eğer istatistiklerle ifade etmeye kalksanız, kullandığınız ölçütler doğru ölçütler olursa yine eğitimli bireyler lehine bir farktan bahsedebiliriz. Önüne yemek dökerek yiyen birisi ile dökmeden yiyen birisi arasındaki fark da eğitimle ifade edilebilir. Eğitimin akademik eğitim olması da gerekmez. Ailemizin bize vermiş olduğu eğitim akademik değildir, lakin yaşlılığımıza kadar gelen özelliklerimiz, kişiliğimiz, alışkanlıklarımız, tercihlerimiz ve yönelimlerimiz de aslında akademik olmayan ilk dönem eğitiminin sonucu olarak tezahür etmektedir/ ya da tezahür ettiği söylenmektedir.
    Eğitimle ilgili bu tür tartışmalara fazla dalmadan din öğretimi/din eğitimi ile ilgili sorular sorarak işe başlamak istiyorum. Din öğretim/din eğitimi bize ne sağlamalıdır? Talim ve Terbiye Kurulunca hazırlanan programda ders konularının, ünitelerin kazanımları belirtilmiştir. Kazanımlar, biz bir konuyu öğretirken bize rehberlik edecek bir şeydir. Yani Talim ve Terbiye Kurulu diyor ki siz öğrettiğiniz konunun sonunda öğrencide işte bu kazanımları elde etmelisiniz? Bu sadece din öğretimi hususunda değil, bütün derslerde belirlenen bir şeydir. Millî Eğitim sistemi bu kazanımlar üzerine kuruludur dersek herhalde yanılmış olmayız.
    Bu kazanımlar nasıl tespit edilmiştir? Toplumun ihtiyaçlarını karşılıyor mu? Elbette nasıl bir birey istiyorsanız, bu kazanımları da o şekilde tespit ve tayin etmiş olmalısınız. Din öğretiminden kasıt, kişinin dinî bilgi ile donatılması ve bu bilgiyi sözel olarak ifade etmesi ise bu din öğretimi doğru bir öğretim midir? Burada aslında aklımıza şöyle bir soru da gelebilir: Neden din eğitimi tabiri yerine, din öğretimi tabirini kullanıyoruz? Bakanlığın adında Eğitim ifadesi geçmektedir, amma dairelere baktığınızda İlköğretim Genel Müdürlüğü, Ortaöğretim Genel Müdürlüğü, Din Öğretimi Genel Müdürlüğü, Kız Teknik Öğretim Genel Müdürlüğü, Erkek Teknik Öğretim Genel Müdürlüğü, Ticaret ve Turizm Öğretim Genel Müdürlüğü gibi genel müdürlüklerin tümünde öğretim ifadesi özellikle kullanılmıştır. 2011’de yapılan düzenleme ile bazı daireler birleştirilmiş ancak öğretim ifadesi Temel Eğitim Genel Müdürlüğü ile Meslekî ve Teknik Eğitim Genel Müdürlüğü dışında diğer genel müdürlüklerin adında kalmıştır. Yani ana okullar ile ilkokullarda ve meslekî ve teknik alanda eğitim yapılırken, din alanında öğretim mi yapılmış olmaktadır? Bu da sorulması gereken başka bir sorudur.
    Eğitim ve öğretim arasında nasıl bir farktan bahsedeceğiz? TDK sözlüğünde eğitim “Çocukların ve gençlerin toplum yaşayışında yerlerini almaları için gerekli bilgi, beceri ve anlayışları elde etmelerine, kişiliklerini geliştirmelerine okul içinde veya dışında, doğrudan veya dolaylı yardım etme, terbiye”, öğretim ise “Belli bir amaca göre gereken bilgileri verme işi, tedris, tedrisat, talim” olarak açıklanır. Buna göre eğitim daha çok kişiliği oluşturan şeyleri elde etmeye yarar iken, öğretim akademik anlamda bilgi ve beceri edinmeyi ifade eder. Mesela yere tükürmemeyi bize kazandıran eğitim iken, bir kablodan geçen akım miktarını ve bu akımın nesneler üzerindeki etkisinin bilgisini öğretim kazandırmaktadır. Burada durup düşünmemiz gereken şey, din hususunda eğitim mi yapacağız, yoksa öğretim mi sorusudur?
    Din Kültürü ve Ahlak Bilgisinin Talim ve Terbiye Kurulunca tespit edilen kazanımlarını tartışmaya açmamız gerekmektedir. Meselâ 10. Sınıf programının birinci ünitesi Allah inancı’nın kazanımlarını burada örnek olarak vermek istiyorum.
    1. Evrenden ve Kur’an’dan örneklerle Allah'ın varlığını ve birliğini delillendirir.
    2. Allah'ın her şeyin yaratıcısı olduğunu fark eder.
    3. Allah'ın insanları koruyup gözettiğini fark eder.
    4. Dua ve ibadet yoluyla Allah ile iletişimini güçlendirir.
    5. Kur’an okuma ve tövbe yoluyla iç dünyasını Allah’a nasıl açacağını fark eder.
    6. Çevresindeki insanların Allah’la iletişim kurma biçimlerini gözlemler.
    7. Kendisinin Allah’la iletişimde hangi yollara başvurduğunu nedenleriyle açıklar.
    8. İbadetlerin Allah ile iletişimdeki rolünü açıklar.
    9. İslam’ın temel inanç esaslarını sıralar.
    10. İslam’ın temel inanç esaslarının kendi hayatındaki yerini ve önemini fark eder.
    Bu ünitenin kazanımları bizim Din kültürü dersinde öğretim yaptığımızı delillendirmektedir. 4. Kazanım dışında diğer bütün kazanımlar öğrencinin bir bilgiyi elde etmesini amaçlamaktadır. Sadece dördüncü kazanım, öğrencinin Dua ve ibadet yoluyla Allah ile iletişimini güçlendirir namaz ve dua eğitimine kapı aralamaktadır. Peki Allah inancının toplum hayatında bize kazandırması gereken şeyler neler olabilir? Allah’ın var olması, sadece göklerde var olması anlamına mı gelmelidir? Allah, bir çiftçiye, ekonomik kazanç sağlayan bir şirket yöneticisine, öğretmene, öğrenciye ne söylemektedir? Mesela öğrencinin ders çalışmaması ile Allah inancı arasında nasıl bir bağlantı kurabiliriz? Bunlar kazanımlar arasında yoktur. Arşa istiva etmiş olan Rabbimiz, yeryüzünde insanlar arasında cereyan eden haksızlıklara ilişkin bir şey söylememekte midir? Ortaöğretim seviyesindeki gençler, artık internet aracılığıyla her türlü dindarca veya ateist inançlara ulaşabilir, onların fikirlerini edinebilirken/benimserken din kültürü öğretmeni hayatın kendisine dokunmayan bir din kültürü mü verecektir? Artık dünya bu iletişim çağında bir köy haline gelmiştir. Önceden insanlar adacıklar içinde, gruplar halinde yaşamaktaydılar. Bir kimsenin dünyanın öbür tarafındaki bir başka kimse ile tanışması ya seyahat veya mektup yoluyla olurdu. Şimdi bir masa üzerindeki bilgisayar vasıtasıyla çocuklarımız dünyanın bilmem bize kaç bin kilometre uzağındaki kişilerle tanışıyorlar, fikir alış verişinde bulunuyorlar, onlarla aile kuranlarımız bile var. İşte bir on-onbeş yıl önce oluşmaya başlayan bu durum, anlayışımızı yeniden şekillendirmeye başlıyor. Bu duruma uyum sağlamak için bütün eğitim sistemimizi elbette yeniden gözden geçirmeye ihtiyaç bulunmaktadır.
    Belki de sadece Din Kültürü ve Ahlak Bilgisinin kazanımlarını değil, bu bağlamda bütün derslerin kazanımlarının bu gözle yeniden değerlendirilmesine ihtiyaç bulunabilir. Önerim hayata dokunan eğitim ve öğretim anlayışı doğrultusunda bütün derslerin kazanımlarının gözden geçirilmesidir. Burada elde edilmesi düşünülen kazanımlar gereksizdir, tümü atılıp yerine yeni kazanımlar konulmalıdır tarzında bir şeyden söz etmiyorum. Elbette bu kazanımları belirleyen eğitimcilerimiz, bilgi olmadan fikir olamayacağını, bu nedenle bu ünitelerde bilgiye yer verdiklerini ifade edeceklerdir. Bu doğrudur. Bilgi olmadan, fikir yürütmeye kalktığınızda bir takım yanlış çıkarımlara ulaşırsınız. Bu yanlışlığı yapmamak için öğrencinin bu derste bilgiyle de donatılması gerekecektir. Bilgi verilmesi ve bu bilgiyi öğrencilerin ifade etmesi gerekir. Bizim önerimiz bu bilginin bizi nereye götüreceği konusunun bir kazanım olarak belirlenmesidir.
    Bir taraftan öğrencilerimizi doğru bilginin elde edilmesi, doğru bilginin kaynaklarının hangileri olduğu hususunda bilgiyle donatırken, onlara merak heyecanı da vererek, bilgide derinleşmelerini sağlamaya yönelik adımlar atmalıyız. Ders kitabının dışına çıkan öğrencilerimiz, yeni bilgi kaynağı olarak genellikle internete başvurma eğilimindedirler. İnternetin olumsuz anlamda özgür bir ortam olduğunu, her önüne klavye alanın burada fikirlerini beyan ettiğini, internette bulunan bilginin doğru bilgi olmayabileceğini ve hatta niçin doğru bilgi olmayabileceğini onlara anlatmak ve öğretmek zorundayız. Yanlış bilgi temelinde doğru bir dünya kurulamayacağını, bu nedenle doğru bir iş yapmak istiyorsak, doğru bilgi temelinde hareket etmek zorunluluğunu onlara bildirmeliyiz.
    Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinin aynı zamanda kalbe dokunan bir yönü de bulunmalıdır. Kalbe dokunan yönünden kastımız, sevgiyle bu dersi alması, bu derse girerken heyecan duymasıdır. Öğrencinin merakını harekete geçiren, acaba bir sonraki ders neler öğreneceğiz dedirten bir heyecan olmalıdır bu. Bu ise hem tüm öğrencileri tanımayı gerektirir, hem de öğretmenin donanımlı olmasını, kendisini bilgi kültür ve beceriyle donatmasını gerektirir. Ortaöğretimde bir öğretmenimizin bir sınıfla haftada bir saat ders yaptığı, en az 21 ayrı sınıfa girdiği ve bir sınıfın da 30-40 arasında bir mevcudu olduğu düşünülürse öğrencilerin tamamını bir yıl içinde tanımak bile neredeyse imkânsızdır. Ancak e-okuldan da yardım alarak, öğrencilerimizin isim listelerini ve fotoğraflarını elde edebiliriz. İlk başta yetersiz gibi görünen bu verinin, sonraki ders saatlerinde bize bir nebze yardımcı olması mümkündür. Öğrencilerimizi isimleriyle bilmek, isimleriyle onları çağırmak onların çok hoşuna gidiyor. Onlar bizi, bizden daha iyi takip ediyorlar. Öğrenciyi biraz daha yakından tanımak için de okul rehberlik servislerinden yardım almak mümkündür. En azından özel durumu bulunan öğrencilerin bilgisini bizimle paylaşacaklardır. Bu ise tanıma faaliyetini bir parça daha kolaylaştırabilir.
    Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi ahlakın nasıl bir şey olduğunu, bunun din ile bağlantısını, dini düşüncemizin, anlayışımızın ahlakımızı nasıl şekillendirdiğini öğretmelidir. Hayata dokunmalıdır, çünkü hayat aslında ahlaktır. İnsanın Allah ile ilişkisi, namaz, dua, tevbe gibi hususlarla sağlanabilir. Ancak insanın Allah ile ilişkisinin bir şekilde hayatta tezahür etmesi, hayata dokunması gerekir. Neden namaz kılanların, ahlâklı olması gerekir sorusunu öğrencilerimizin sadece kâğıt üzerinde değil, hayatın içerisinde de cevaplamaları arzulanan bir şeydir.
    Burada derslerde öğrencilerle paylaştığım birkaç hususu sizinle paylaşmak istiyorum. Bizler yazılı sınavlarla öğrencinin kazanımlarını ölçmeye çalışırız. Ancak ahlakı nasıl ölçeceğiz? Bireyin ahlâkını, imanını ölçecek bir alet henüz geliştirilmiş değildir. Hiçbir eğitimci iman ve ahlak ile ilgili bir ölçek henüz geliştirememiştir. Hatta kimsenin haddine de değildir. Biz ancak maddi olanı görürüz. Kalpte olanı Allah’ın gördüğünü de teslim ederiz.
    Sınav yaparken tüm kâğıtları çantalarına koymalarını, sıranın gözünde herhangi bir kâğıt parçası bulunmamasını, cep telefonlarını ceplerinden ya çantalarına ya da öğretmen masasına koymalarını söyleriz. 40 dakika boyunca sağlıklı bir sınav yapılsın, kopya çekilmesin diye öğrencinin başında bekleriz. Öğretmenin sınav sırasındaki bu tutumu sağlıklı mıdır? Neye ve nereye kapı aralamaktadır? Öğrencilerimize potansiyel kopyacı muamelesi çektiğimizin farkında olduğumuzu zannediyorum. Bu tutum onların ahlâkını nasıl şekillendirmektedir? Sadece sınıfta öğrettiklerimiz değil, okulun her şeyi eğitimin bir parçasıdır. Yazılı sınavların eğitimin bir parçası olmadığını kim söyleyebilir ki?
    Bu durumdan rahatsız olduğum için Seçmeli Kur’an-ı Kerim dersinde farklı bir sınav uygulaması yapmaya karar verdim. Sınıf ile müdür yardımcısının odası karşı karşıya idi. Sınıfın kapısını açık tuttum. Öğrencilere sınav kâğıtlarını dağıttıktan sonra şöyle söyledim: Size güveniyorum. Kopya çekmeyeceğinize inanıyorum. Ben karşıda Müdür yardımcısının odasındayım. Sınav bittiğinde kâğıtları filanca öğrenci toplasın ve bana getirsin. İki kapı da açıktı. Öğrencilerin içeride konuştuklarını duyuyor idim. Bir birlerinden yardım alarak sınavlarını tamamladılar. Dersin sonuna gelindiğinde sınav yapılan sınıfa gittim. Hepinize teşekkür ederim. Sınavda kopya çekmeyenleriniz elbette olmuştur. Ancak büyük bir çoğunluğunuz kopya çektiniz. Şimdi size bir soru soruyorum: Siz hangi konudan sınava tabi tutuldunuz? Öğrenciler Kur’an-ı Kerim dersinden diye cevap verdiler. Hayır dedim. Siz kopya çekip çekmemekten sınava tabi tutuldunuz ve bu konuda başarısız oldunuz. Sizin Kur’an-ı Kerim dersinde kopya çekmeniz, bizim dersin öğretimi konusunda başarısızlığımızın bir göstergesidir. Siz not istiyorsanız, o kolay. Toplum sizden not istiyorsa bunu öğretmenler verebilir. Ancak bu dersten elde edilmesi gereken nihai sonucu nasıl alacağız. Bu derste Kur’an’ın kul hakkı konusundaki bilgisini size verememişiz. Ve siz de bunu almamışsınız? Benim için bu kâğıtların bir önemi yoktur.” dedim ve kâğıtları çöpe attım. Kâğıtları çöpe atmak da bana göre eğitimin bir parçasıdır. Onlara kopya çekerek elde edilen bir notun değerinin olmadığını anlatmak istedim.
    ODTÜ Makine Mühendisliği mezunu bir mühendis arkadaş, lise birinci sınıfı Almanya’da okuduktan sonra Türkiye’ye gelmiş, öğrenimine burada devam etmişti. Ona şöyle bir soru sordum. Almanya’da kopya çektin mi? Çekmedim dedi. Peki Türkiye’de çektin mi diye sordum. Evet dedi, Türkiye’de kopya çektim. Almanya’da kopya çekmeyen, Türkiye’de ise kopya çeken bu arkadaşa bunun nedenini sorduğumda şöyle cevap verdi: Çünkü dedi, Türkiye’de kopya bir ihtiyaç. Bu cevap eğitim sistemimize dönük bir eleştiri olarak da alınabilir. Ancak toplumsal ahlakımızın, o bir türlü düzelmeyen ahlakımızın bunda nasıl bir payı varsa bunun da araştırılması gerekecektir. Mühendis arkadaşla aramızdaki bu konuşmayı okulumuzdaki İngilizce öğretmenimizle de paylaştığımda o da Almanya’da kopya çekilmediğini, çekenlerin de Ortadoğu ülkelerinden gelenler olduğunu anlatmıştı. Almanya’da öğretmen sınav kâğıtlarını dağıtıyor ve sınıftan çıkıyor. Hiçbir öğrenci de kopya çekmiyormuş. Peki dedim, Almanya’da kopya çekilmemesi nasıl mümkün bir hale gelmiştir? Onu dedi ben o Alman öğretmene soracağım. Bir kaç gün sonra da Alman öğretmenle bu konuda konuştuğunu ve cevabını aldığını söyledi. Almanya’da sınıfın duvarlarında öğrencilerin ihtiyaç duyacağı formüllerin tamamı büyük harflerle öğrencinin görebileceği bir şekilde yazılı imiş. Almanya’da öğrencilerden bu formülleri kullanarak sonuca ulaşmaları isteniyormuş. Zannederim bizde hala öğrencilerin bu formülleri de zihinlerine kazımaları isteniyor. Almanya’da kopyaya ihtiyaç bulunmamasının bir nedeni de bu olabilir.
    Son olarak öğrencilerimle ders esnasında konuştuğum bir konuyu burada sizinle paylaşmak istiyorum. Sınıfın penceresinden bakınca yoldaki rögar kapakları görünüyordu. Şansımıza bazen iki üç kapak yol üstünde görünüyor. Ancak hiçbirinin seviyesi ne yola ne de diğerine eşit duruyor. Bu durumla ilgili fikirlerini alıyorum. Acaba bu rögar kapakları yol üzerinde neden farklı seviyelerde yer kaplıyor olabilir? Bu bir ihtiyacın neticesinde mi öyle yapılmıştır? Elbette öğrencilerin hiç birisi bunun bir ihtiyaç olduğunu söylemedi. Bu görüntünün çeşitli trafik kazalarına neden olduğu bilinen bir husustur. Devlet, o yolun yapılması için belediyelere ödenek çıkartıyor. Belediye bu işi özel şirketlere ihale ediyor. İhale edilen bu iş özel şirketler tarafından yapıldıktan sonra ilgililerince teslim alınıyor. Firma da bu iş sonucunda işin şartnameye uygun yapıldığına dair imza atılması ile parasını devletten alıyor. Ancak biz, vatandaş olarak buradaki işin niteliği ile ilgili değerlendirme yaparken, bir yerlerde yanlış yapıldığını düşünmeye başlıyoruz. Yoksa devlet aygıtı hizmetin yürütülmesi için gereken imkânları ilgililere sunuyor. Kalitesiz işçilik sorunu önemli bir konu olarak önümüzde duruyor. Kalitesiz işçiliğin sadece işçi ile ilgisi olduğu söylenemez. Kalitesiz işçiliğe izin veren bir sistem söz konusudur. Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinde bu hususu değerlendirmelerini isteyebiliriz. Sonuçta öğrencilerimiz mezun olduklarında ya belediyelerde, ya firmalarda, ya da devletin diğer organlarında görev alacaklar ve bu işleri onlar yürütmeye başlayacaklar. Bu konunun kul hakkı ile olan ilişkisini, ahlâkla olan ilişkisini kurabilir isek asıl başarı bundan sonra elde edilecektir diye düşünebiliriz.
    Hayatın içinde yer alan ve hepimizi rahatsız eden bu konuyu ders ile ilişkilendirerek şöyle bir soru örneği sunmak istiyorum. Mesela bu konuyu Salih amel veya ihsan konusu bağlamında sormamız mümkündür.
    Yollarımızdaki rögar kapaklarının seviyesi genellikle istenen düzeyde değildir. Bu kalitesiz işçilik anlamına gelmektedir. Kalitesiz işçilik yaparak üretilen işlerin tamamı çok çeşitli sorunlara yol açmaktadır:
    a- Kalitesiz işçiliği Kur'an ayetleri bağlamında değerlendiriniz.
    b- Kul hakkı bağlamında değerlendiriniz.
    c- Kalitesiz işçilik ile müslümanlağımızı bağdaştırabiliyor musunuz? Açıklayınız.
    d- Kalitesiz işçiliğin ürettiği sorunları Müslüman ahlâkı bağlamında değerlendiriniz.
    Şimdi salih ameli öğrencinin bilip bilmediğini ölçmek istiyoruz. “Salih amel nedir? Ayetlerden örnekler vererek açıklayınız” diye bir soru sorabiliriz. Bu soruya öğrencilerin verdiği cevaplar kitabi olacaktır. Hatta bazı öğrencilerimiz ayet metinlerini yazmak için, kopya işlemini devreye sokacaklardır. Çünkü hiç birisi ayet metinlerinin mealini ezberlemek istemeyecektir. Biz soruyu bu şekilde sorarak öğrenciyi kopya çekecek bir zemine çekmiş olmaz mıyız? Ancak yukarıdaki soru öğrencinin din kültürü dersinde almış olduğu genel kültürü kullanmasını sağlamaya çalışmaktadır. Bu soruyu öğrenci kopya çekerek yapamaz. Kendi değerlendirmelerini yazacağı için kopya çekmesine ihtiyaç da kalmayacaktır.
    İkincisi öğrenci diyelim ki salih amel nedir? Ayetlerle açıklayınız sorusunu dersine çalıştığı için yapıp, bu sorudan tam puan almış olsun. Biz öğrencinin salih ameli anladığını söyleyebilir miyiz? Salih amel konusunu hayat ile irtibatlandırmadığı sürece yaptığı şey kağıt üzerinde kalacaktır. Yazılıdan tam puan alır iken, hayattan sınıfta kalacaktır.
    İçinde Allah’ın yer almadığı bir Din Kültürü dersi ne kadar eksik bir ders ise hayatın yer almadığı bir Din Kültürü dersi de o kadar eksiktir. Din nasihattir. Din hem patrona nasihat eder, hem işçiye. Hem öğrenciye nasihat eder, hem öğretmene. Hem yöneticiye nasihat eder, hem yönetilene. Din Allah’ın dinidir. Dinin Allah’ın olması dinin kurallarını Allah’ın belirlemesi anlamına geldiği kadar, insanın diğer insanla ilişkileri hususunda onun emir ve nehiyleri anlamına da gelir. İnsan olarak bizler namazla ona olan borcumuzu öderken, insan ilişkilerinde onun belirlediği ölçülerle ahlakımızı düzelterek bu nasihatten payımıza düşeni almaya çalışırız. Bu nasihatten pay alabilmek için onun hayatla ilişkisini kurmak, öğretmen olarak da öğrencilerimize bunu göstermek durumundayız.
Toplam Tıklama: 1277358   Aktif Ziyaretçi Sayısı: 64
Bu web sitesi en iyi internet explorer 6.0 ve üstü tarayıcılarda ve 1024*728 ekran çözünürlüğünde görüntülenir.